CEMİL KAVUKÇU (Öykü Yazarı) Söyleşi 2026 07 18

inedad16

Temmuz 26, 2026

CEMİL KAVUKÇU ile 18 Temmuz 2026 söyleşisi… 

İNEGÖL’den yetişen, yazdığı hikaye kitapları, çocuk hikayeleri ile ünlenen “aramızdan biri” CEMİL KAVUKÇU ile yaptığımız söyleşide ; yaşamını anlattı, yazar olurken karşılaştıklarını, hikayelerindeki İNEGÖL ve İnegöl’lü arkadaşlarının öykülerinde yer alışını  konuştuk.

Geçmiş İNEGÖL’ü, Değişmiş İnegöl’ü, İnegöl Kent Müzesi izlenimlerini iletti.

CEMİL KAVUKÇU, 1951’de İnegöl’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980’den bu yana çeşitli dergilerde yayımlandı. Patika adlı eseriyle 1987’de Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü‘nü, 1996’da Uzak Noktalara Doğru adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı‘nı, 2009’da Angelacoma’nın Duvarları adlı anlatısıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü‘nü, 2013’te de Erdal Öz Edebiyat Ödülü‘nü kazandı.

Not: Söyleşiyi YouTube’dan izleyebilirsiniz..

https://youtu.be/O9B7IPANoXM

—-

Fethi Naci bir röportajında Cemil KAVUKÇU kitapları için anlatırken şu güzel sözleri söyler

“ Temmuz suçlu” son yıllarda okuduğum en başarılı hikaye kitaplarından biri. Kitaba ağırlığını veren hikayeler çalkantılı bir dönemin bir karabasanını yansıtan hikayeler”

 

Fikret Otyam YAZKO  dergisinde çıkan yazısında;

“Sesimiz dergisinde bir öykü okudum. Cemil Kavukçu. Daha önce adını duymamıştım. Şu anda bahçede çalışıyorum ve şapkamı çıkarıyorum” der.

Can yayınlarına gönderdiği “Pazar Güneşi” isimli dosyasını okuyan Ozdemir İnce  “Beğendim Dosya iyi. Çok iyi, ve inşallah makus talihin değişir“ deyince CEMIL KAVUKÇU’nun makus talihi değişiyor. Kitapları basılıyor. Sait Faik hikaye ödülü alıyor…

*********

CEMIL KAVUKÇU‘NUN KENDINI ANLATTIĞI KISA SÖYLEŞIDEN BAZI ALINTILAR AŞAĞIDA;

 

İnegöl’ün bende yaş evrelerine göre farklı yansımaları var. Çocukluk dönemindeki İnegöl başka. Başka derken bendeki karşılığı başka. Ortaokul, lise dönemleri ki lise benim İnegöl ile çok daha farklı bir iletişime geçtiğim, kendimi var olduğumu hissettiğim bir mekan oldu. Ama çocukluk döneminin İnegöl’ü de o kadar derin izler bırakmış ki daha sonra benim hayatımın ana motifi oldu, belirleyicisi oldu. Uzun süre ben oradan çıkamadım. Hatta oradan çıkmam gerektiğini söyleyen eleştirmenler oldu. Benim de elimde değil. Ben oradan çıkamıyorum. Ama çıkmak da istemiyorum. Tek endişem tekrara düşmek…

Kavaklaraltı Parkı küçüklüğümden beri benim için çok önemli bir yer. Evimize de yakındı. Sonra hafta sonları gidilen Cerrah köyünün mesire yeri. O unutulmaz bir şey. Bir de yaz aylarında 15-20 gün, belki bir ay kaldığımız Oylat Kaplıcaları. Ben doğayı çok seven biriyim. Oylat’ta kamp kurduk, çadır kurduk. Mustafa Başarır vardı. Faruk Şenten, Ömer Lakşe, Abdullah Özgüvenç, Cafer Peşteli. Bizim ekip onlardı. Onlarla kamp kurardık. Hatta böyle çevre gezileri yapmak da hoşumuza giderdi. Yürüyerek köylere giderdik. Yürüyerek Oylat’a da gittik.”

Hedeflemiştim ben ressam olacağım. Bir devlet dairesi memuru olamam, bankacı olamam. Onlar sıkıyor beni. Bağımsızlık istiyorum böyle. Özgür. Ressama kimse karışmıyor. Senin bir amirin yok, memurun yok, şunu yap diyecek olan kimse yok. O yüzden ressam olacağım. Ve ressamların hayatını okuyorum. Sefaletle geçiyor hayatlarını ama sonra ünlü oluyorlar.

…(Oylat) Küçük Çağlayan’a doğru. Dere kenarına indim. Düşünüyorum. Gidiyorum ve düşünüyorum. Ne yapacağım, ne yapacağım, ne yapacağım. Dedim, bu insanlara bu kadar ben yük olamam ya. Madem yüksek puan gelmiş, git arazilerde dağ taş dolaş. Vazgeç yolu ayır. Ve o dere kenarında ben resimle vedalaştım. Yani bir şey düşün. İki sevgiliyiz ve ben ortada bir neden yokken onu terk ediyorum. Benim onun yüzüne bakacak halim yok. Resmi öyle bıraktım. Bitti.

Cemil Küçükfilibe’ye gösteriyordum ve iyi diyordu. İyi olduğunu söylüyordu, ama ben emin değilim. Sonra bir Gazetede ilan gördüm, böyle küçük, bir dergi. Sesimiz diye bir dergi. Genç yazarların şiirlerini, öyküleri bekliyoruz diyor. Posta kutusu yazmış oraya. Ben işte Pazar Güneşi isimli öykümü oraya gönderdim. Yaradana sığınıp gönderdim. Oradan bir mektup geldi. Ve ilk kitabımın adı da Pazar Güneşi. Yayın evi falan değildi. Beğenmişler. Onu yayınlıyorlar. Ben parasını ben vererek bastırdım…

…O zamanlar YAZKO Edebiyat Dergisi vardı. Fikret Otyam yazıyordu arada. Böyle günlük gibi, deneme gibi yazılar yazıyordu. Ben de okuyorum. Yazısının sonuna geldim. “Sesimiz dergisinde bir öykü okudum. Cemil Kavukçu. Daha önce adını duymamıştım. Bahçede çalışıyorum ve şapkamı çıkarıyorum” demiş yazısında. Şok oldum İlk öyküyü gönderiyorum ve Fikret OTYAM okuyor onu ve bana şapka çıkarıyor. Ve böyle başladı..

İkinci kitabım Patika’ydı.1982

e 1982-1992 arasındaki dönemi bahsettim. 10 Yıl. Temmuz suçluyu da gene parasını ben vererek bastırdım. Ve hiçbir yerde dağıtılmadı. Hiçbir şey olmadı. Ben Fikret Otyam’ın bana şapka çıkartmasıyla kaldım.

Bir yıl aradan , Uzak noktalara doğru kitabını değil dosyasını hazırladım dosyasını hazırladım. Çeşitli yerlere gönderdim. Yanıtlayanlardan biri can yayınlarıydı….

Erdal Özü’yü aradım. Böyle böyle… Ben bir dosya yollamıştım. Dedim. Özdemir İnce okuyor dosyaları. Sen onu ara bir sor. Olur mu yani aramak sormak. Biraz da çekindim. -Ne olacak ya !  Telefonunu verdi. Ben aradım. -Ya, daha onu okumadım dedi. Ama dedi. Sen beni bir hafta on gün sonra ara dedi. Ben onu aramadım ama o beni aradı. Ev telefonundan. Dosyanı okudum dedi. Ama öyle bir söyledi ki okudum derken. 10 Para etmez diyecek diye bekledim arkadan. Beğendin dedi. Dosya iyi dedi. Çok iyi dedi. Ve inşallah dedi mahkus talihin değişir. Dedi. Bu makus bir talihim olduğunu bildiğini, 10 yıllık yazmayı bırakmanın da içinde olduğu o dönemi “makus talih” olarak bir medyada değerlendirdi. Ve can yayınları böyle başladı. Ertesi yıl Said Faik ödülünü aldım. Uzak noktalar Said Faik ödülünü aldım ertesi yıl. Sonra benim önüm açıldı. İstanbul’da Erdal Öz tanıştırıyor. Fethi Naci’yle tanıştım. Temmuz suçlu kitabını Said Faik ödülüne göndermiştim. O da jürideydi. Onu okumuş Fethi Naci. Beni Akademi Cuma’ya davet etti. İşte Cuma günleri orada toplanılıyor. Edebiyat dışında her şey konuşuluyor. Ama çok güzeldi, keyifliydi. Öyle bir ortamdı.

….Fethi Naci, Cevat Çapan, Aydın Boysan. Pasajı’nda Her cuma toplanıyorlar. Adı Akademi Cuma. Öğlen de toplanılıyor…..

“…orada deniz adamlarıyla tanıştım. Yani onların hayatı denizde geçmiş. Başka gemilerde çalışmışlar. Hepsinin hikayesi var. Herkes anlatıyor bir şey. Ya ben bir cevherin içinde buldum kendimi. Ve deniz hikayeleri böylece başladı.

İnegöl’lü olmak… Eğer İnegöl’den çıkamasaydım ben yazar olamazdım. İnegöl’ün dokusu, ben İnegöl’ün dışına çıktıktan sonra, İstanbul’da ve Ankara’da yaşadıktan sonra oraya dışarıdan baktığımda oradaki cevheri gördüm. İçindeyken o kadar ilginç olmayabilirdi. Hep yaşadığım şey, bildiğim şey. Ama çıktığı zaman o bambaşka görünüyor gözüne.

İnegöl son görünümüyle, kent olmaya özenen, büyüyen ama kentleşemeyen, birbirinin aynı yerleşim birimlerinden birine dönüştü. Kent müzesi, onun tarihini, geçmişini koruyan, orada bir zamanlar böyle bir şey vardı. Şimdiki haline bakmayın. İnegöl buydu diyen, seslenen bir yer kent müzesi. Bütün yaşamların sindiği. Doku bozuldu. Çok bozuldu. Ama kent müzesi bir tanık olarak duruyor. O dokuyu koruyan, İnegöl’de yaşayıp da işte belli bir yaşa gelmiş, geçmişi bilenler için bir anıt. Ama hiç bilmeyenler için “demek eskiden böyle bir hayat varmış”. Onu seyrediyorlar. Mesela orada Ortaokuldayken müdürün kapısının önünde bir piyano vardı. O, Kent Müzesi’nde. Ben çok daha büyük bir piyano bekliyordum. Demek ki o yaşlarda bana çok dev piyano gibi görülüyormuş. Ufak geldi. Sinemacı Niyazi’nin sinema makinesi var. Yani o benim için çok önemliydi. Niyazi birçok yerde, benim öykülerimde geçiyor.

“Ne seni daha bağlar kitaba? Diye düşününce, o zaman çocuk gözüyle bakmaya çalıştım. Çocuklara anlatmaya başladım. Çünkü ben çocukken de masal anlatan, çocuklara film oynatan, film anlatan biriydim. İşte Hav Hav Kardeşliği öyle başladı.

Yani çocuğu anlamaya çalışan yazar da çocuk olmuş biri. Ancak çocukluğa dönerse başarır onu. Yoksa onlara ders verir. Akıl öğretir. Onlar da nefret ettiği şey yok çocukların.

Yorum yapın